Malumunuz bende bir Beşiktaş sevdalısıyım.
Bir müddettir de bu konuda düşünüyorum. Beni diğer taraftarlardan ayıran ne? Beşiktaş’ın Fenerden ya da Cimbomdan ne farkı vardı da ben Beşiktaşa sevdalandım.
Hani derler ya benim babam da tutardı diye, işte aynen öyle. Takoz Recepli, Metinli Alil Feyyazlı kadronun fırtına gibi estiği zamanlarda sevdalanmıştım Siyaha ve Beyaza. Yaşım yetmiyordu Şeref’li ve Hakkı’lı uçuşlara. Ben o zaman öğrendim Beşiktaşlılığın ne demek olduğunu. Şimdi hatırladığım da bile türlerim diken diken oluyor.
1991 yılı yazıydı. O yaz İzmir’e gelmiş olan dayımla sohbet ediyorduk. Fenerliydi ama adamdı, hemde sağlam adamdı. Babamın ve amcalarımın hepsinin Beşiktaşlı olmasından ve ben henüz takım seçmemiş olmamdan dolayı aklınca beni tavlamak istiyordu. O sene okula başlayacaktım ama akciğerimde tümör tespit edilmişti ve ameliyat olacaktım. Ve bütün bunları ben bilmiyordum. Gezmek için İstanbul’a gidecektik, bu belki de benim son günlerimdi. Etrafımda bana bakarken gülen ama mutfakta ağlayan yüzler vardı. İstanbul’da ki 2. gün ağzımdan şöyle bir cümle çıkmıştı; Beşiktaş’a gitmek, görmek istiyorum. Toplanıp Beşiktaş’ın antrenman yaptığı tesislere gittik. 200 kadar daha taraftar şarkılarla tezahüratlarla izliyordu bu panayırı. İçim içime sığmıyordu. Kalabalığa karışıp bende katılmak istiyordum bu şölene. Ben antrenmanı izlerken dayım beni futbolcuların yanına götürmek için uğraş veriyordu. Sonunda başarmıştı. Sahada fırtına gibi esen kadro ile tanışmıştım. Atom Karınca Rıza’nın hediye ettiği çubuklu formayı sırasıyla Metin, Ali, Feyyaz, Recep, Sergen, Zeyer, Şifo ve Bako imzalamıştı. Çocuk olduğumu o an anlamıştım ben. Hayatımda o kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.
Üstümde çubuklu forma ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle geri dönmüştük İzmir’e. Zaman ilerliyordu ve ameliyat günüm gelip çatmıştı. Muayene olacağımı sanıyordum. Babam ”çıkışta nereye gidelim, ne yapalım?” diye sorduğunda; maça gidelim diyebilmiştim. Tarih 17 Aralık’tı. Narkozun etkisi ile kapanan gözlerim 8 Ağustos’ta açılmıştı. Aradan geçen 6 ayda bitkisel hayatta olduğumu çok sonradan öğrenecektim. Başımda toplanan doktorlar beni konuşturup, gerçekten iyi olduğumdan emin olmak istiyorlardı. Yoğunbakımdan çıktığımda beni Siyah-Beyaza bezenmiş odaya almışlardı. O Fenerli olan dayım, artık Kartal Yürek’ti. 6 yaşında bir çocuğun üstesinden gelemeyeceği büyüklükte bir ameliyat geçirmiştim ve ailem de dahil herkes öleceğimi düşünüyordu. Ama ben babamdan aldığım mirasa, yani Beşiktaş’a sarılmıştım. Gözümü açtığımda kimin şampiyon olduğunu soracak kadar sevmiştim ben Beşiktaş’ı.
Hala saklarım o formayı. Eskimiş, imzalar silinmeye yüz tutmuş olsa da evimin baş köşesinde asılı durur hep. Ben Siyah-Beyaz’a, Beşiktaş’a bir sevda borçluyum hala. Ben Atom Karınca’ya, Sarı Fırtına’ya bir hayat borçluyum. Belki de bu yüzden kanımın her zerresine kadar hissediyorum Beşiktaş’ı. Çünkü ben şunu biliyorum;
Tek Aşk BeşiktAŞKtır.
Saygılarımla
Fatih AKTAŞ
Tamamen amatör edebiyat gönüllülerinden meydana gelen "Depresif Kalem" sitemizdeki tüm yazılar, bu işin mutfağında emek veren arkadaşlar tarafından yazılmaktadır. 