Lise’de ki ll. yılımdı. Çömezlikten terfi etmiş çaylak olmuştuk artık. Hocalara karşı sebebini hâlâ bulamadığım bir küstahlık ile ”yine biz” gibilerinden sözler söyler ve okulu kırıp, mezarlık yolu kenarında en mahrem yerlerimize sakladığımız paketlerden çıkardığımız sigaralarımızı öksüre öksüre içerdik. Her teneffüs zilinden sonra kendimizi; sırtını spor salonun duvarına vermiş olan banka atar ve Tanrı’nın İsrafil’e rüzgar için emir vermesi için dualar ederdik. Basit, sıradan ve çürüyen bir dönemdi işte…
Hepimiz ya işçi ya da memur çocuğuyduk. Günlük 2 milyon harçlığımız olurdu yani… Param yok ama itibarım var der; acınacak halimize kahkahalarla gülerdik… Yokluk diz boyuydu. Tek solak bendim mesela. Her Liselerarası Futbol Turnuvasında hoca tarafından sakatlanmamam için uyarılırdım… Bizim okulda adetti, her yıl 20 kadar öğrenci nakil olurdu. Bu sayede Bornova dışında ki İzmir güzellerini de keşfetmemizi sağlardı okulumuz ama o yıl benim için bir dönüm oluyordu.
Yeni öğrenciler gelmişti ama sadece biri konuşuluyordu. Noyan. İsmini ilk kez duyanlar veya ilk kez görenler onu Çinli sanıyordu. Elmacık kemikleri oldukça belirgin, dümdüz siyah saçları kulaklarını kapatıyor, çekik gözlerinde ki o tılsım beni ona çekiyordu. Felsefe derslerinde aynı cephede yer alıyor, iki deli koca sınıfa kök söktürüyorduk. Yine de daha yakın tanımalıydım onu. Her hareketimi sanki önceden biliyormuş gibi hareket ediyor olması ise içimde ki merakı daha da körüklüyordu.
Her şeyi öğrenmiştim. Noyan Saha-Yakut Türk Cumhuriyetinde doğmuş ve Türkiye’ye irtica etmiş ailelerden birinin çocuğuydu. Babasının Kam olduğunu, ailesinin de kendisinin de Şamanist olduğunu söylüyordu korkarak. Neden korktuğunu sorduğumda ise ”GökTanrı sana Alkış versin ki seninle tanıştım.” derdi. O benim ilk kan kardeşimdi. Çünkü Anda üstüne yemin etmiştik…
Farkına bile varmadan isyan ettiğim Tanrıya boyun eğiyor ve onun her kuluna verdiği gibi bana hangi görevi ve gücü verdiğini anlamaya çalışıyordum. Hadi nerdesin dediğim o mutlak gücü rüzgârın sesinde, yağmurun kokusunda, tan ağardığında karanlığı yırtan güneş ışıklarında hissediyordum.
Oğuz Ata’nın, Bilge Hakan’ın, Bumin’in, Bilge Tonyukuk’un deyişlerini okuyor, üzerinde tartışıyorduk. Yine öyle bir geceydi. Semaverde ki çayın demi kadar koyuydu sohbetimiz. Kür Şad’ın 40 yiğitle Çin sarayını basacak cesareti nasıl bulduğunu anlamakta zorluk çekiyordum… Yerine oturmamış taşlar vardı zihnimde. Tam ikilem içine düşecek iken ”Cesaret er kişinin özündedir andam” dedi ve açıkladı.
Cesaret demir gibidir anda, o demiri yüreğinin ateşinde tavlamadan çeliğe dönüştüremezsin ama içinde ki cevherin farkındaysan er ya geç nefsinin prangalarını söküp atarsın. İşte o gün Oğuz Ata gibi yiğit, Korkut Ata gibi bilge ve Kemal Ata (Atatürk) gibi cesur olursun…
Aradan geçen 7-8 sene sonrasında tekrar karşılaştık. Evlenmiş ve dünyalar güzeli bir kızı, Aybüke’si olmuş. Hep o bildiğim okyanus gibi engin ama kuyu kadar suskun yüz ifadesi ile bakıyordu. Geçen zaman boşuna geçmiş. Tekrar karşılaştığımızda fark ettim ki benim sahip olduğum şey; Böylesine yüreğine, bileğine ve beynine sağlam adam gibi adam dostlar!…
Bana böylesi bir gücü bahşettiğin için sana şükürler olsun Tanrım…
Saygılarımla
Tamamen amatör edebiyat gönüllülerinden meydana gelen "Depresif Kalem" sitemizdeki tüm yazılar, bu işin mutfağında emek veren arkadaşlar tarafından yazılmaktadır.
Haz 4, 2010 at 17:03:20
her yazını bitirmeden bırakamıyorum hocam
Tanrı’nın İsrafil’e rüzgar için emir vermesi için dualar ederdik