banner Tamamen amatör edebiyat gönüllülerinden meydana gelen "Depresif Kalem" sitemizdeki tüm yazılar, bu işin mutfağında emek veren arkadaşlar tarafından yazılmaktadır.

Hiç bir maddi kaygı taşımayan sitemizin tek beklentisi daha fazla kişiye kaleminden düşenleri ulaştırabilmektir..
>>
Oca
12

Afil-4

Yazar: HannibALgan-Admin | Kategori Karalamalar

Bilmediğim sokaklarda yürümek ve kaybolmak hep ilgimi çekmiştir. Dünya üzerinde bilmeden yaşıyorum. Öyleyse kaybolmak için GPRS cihazına ihtiyacım yok. Benim hiç bir şeye ve hiç kimseye ihtiyacım yok. Kendime bile. Okula başladığım ilk yıllarda hayal ettim kaybolmayı. Beni hiç kimsenin bilmediği bir yerde yaşayıp, yaşlanmayı ve coşkunca akan alkol nehrinde boğulma umuduyla uyudum. O zamanlar uyuyordum galiba ya da gözlerimi kapatıp uyuyormuş gibi yapıyordum. Başucumda asılı duran siyahî futbolcunun Beşiktaş formalı posterini hiç indirmemiştim. Uyumayı hiç öğrenemediğim gecelerde ki tek konuştuğum şey oydu. Karman çorman bir odam olduğu aklımdan hiç çıkmadı. Ders kitabıyla çorabı aynı yere fırlatıp atan başka bir tür gelmemiştir herhalde. O zamanlar yağmur yağdığında şemsiyemle dışarı çıkar ve ayaklarımın üzerinde olduğumu hatırlayana kadar yürürdüm. İzmir’in girmediğim sokağı kalmamış gibiydi. Romalıların uydurduğu her yol Roma’ya çıkar sözü yanlıştı. Her yol bana geliyordu. Sanırım caddeleri kız, kızı da deniz kokan şehri bu yüzden terk etmiştim. Kaybolamıyordum…

Kar ve soğuk tüm sokakları işgal etmiş. Paçamdan giren rüzgâr beni bile havalandırıp bir yerlere fırlatabilirdi. Ben kaba saba Rusça konuşan bu kadar insanın arasında akıp giderken tanıdık bir yüzün midye satmasını isterdim. Yanına da soğuk bira açtığım zaman isterse lll. Dünya Savaşı çıksın. Oysa tüm dükkânlar kapalı. Yerde ki göğüs hizasına ulaşan karı ve meydanda ki donmuş termometrede görülen -28 C sıcaklığı hesaba katmazsak sıradan bir gün burası için. Belki akşama yetecek kadar votka bulabilirim. Slav ırkının en güzel örnekleri ile geçireceğim bir gece daha olduğunu düşünmek adrenalin seviyemi arttırıyor. Atkımdan sızıp burun deliklerimden içeri giren saf oksijenin çorbaya çevirdiği ciğerlerime, doğru nefes alması için talimat verirken acıktığımı fark ettim. Buralarda ülkelerinin mutfak kültürünü ihraç etmeye yeminli, kültür misyoneri bir hamburgerci olacaktı. Kim demiş 20 yıl önce John amcanın Ivan’ı sevmediğini? İngilizce konuşabiliyorsan, Benjamin’i çok sevip yanından resmini ayırmıyorsan sana her yer Amerika’dır. İsimlerin nereden geldiğine kendimce sebepler uydurma hastalığımı terk etmeden önce hamburgeri Almanların bulduğunu sanıyordum. Hatta Hamburg’un isminin hamburgerden geldiğine tüm Almanları inandıracak kadar inanmıştım.

İştahlı ama zayıf insanların bünyeleri gariptir. Normal bir insanın yürürken yaktığı 100 kaloriyi onlar nefes alıp verirken yakarlar. Tartıyla başı belada olan her dolgunun da düşmanıdırlar. Bende onlardanım. Giriştiğim kavgalardan birinde, başıma inen demir çubuğun beynimde ki doyma merkezine zarar verdiğini düşündüm ya da önce ki hayatımda basit bir balıktım. Kim bilir? Tek başıma 3 kişilik fakir bir orta Avrupalı ailenin tek öğünde yiyebileceğini yediğimi gören gurbetçi Amerikalı garson başka bir isteğimin olup olmadığını sorduğunda; cebimde ki paranın pantolonumdan bile belli olduğundan eğer isteseydim oracıkta müşterilerin arasında sevişmeyi kabul edebilirdi. Bunu bildiğimden yüzümde beliren tebessümle hamburgerciden çıktığımda önceden bastığım yerlerde açılan ayak izlerimi takip ederek eve dönmeye ve uyuyabilme deneylerime devam etmeye karar vermiştim. Burada ki gibi güneşin 4-5 günde bir doğup battığı yerlerde yapılacak tek şey benim yapamadığımı yapmaktır. Uyumak. Eğer annem beni dizlerinde sallayıp uykudan tiksinmemi sağlamasaydı şuan İzmir’de hiç bana ait olmamış evimin bana ait yerinde kadavralar gibi uyuyor olabilirdim. Belki sıradanlaşırdı gözümü kapattığımda bile gördüğüm kâbuslar. Belki de hiç olmazdılar. Bata çıka geri dönüyordum kaldığım mezarlığa ama aklımda hala kardan adam ve uykularımı benden çalan mısralar vardı. Eğer o ninniler anonim olmasaydı tazminat davası açmak isterdim.

Müzikle aram hiç iyi olmadı. Hala ıslığın bile nasıl çalındığını bilmiyorum. Güftesiyle bestesi pek oturmasa da tanıdığım nağmeler dökülüyor dilimden. Beyaz giyme toz olur…

Ben yalnızlığı seçtim. Hiç evlenmedim. Beni sevecek bir kadının var olduğunu düşünmek bile midemi bulandırıyor. Bir keresinde bana âşık olduğunu söyleyen bir hayat kadınının yüzüne jiletle ‘never to be love’ yazdım. Eğer gerçekten sevgi denilen şey olsaydı annem sevebilirdi beni. Oysa ben ilk onu terk ettim. Dayak yemedim kimseden ya da tecavüze uğramadım. Acı duyuyorum nefes alırken bile. Onlar hep ordaydı, biliyorum. İçinde başka bir insanın olduğunu bilerek yaşamak kadar iğrenç hiç bir şey olamaz. Bedenimde ki yaraların sebebi de bu zaten. Kaçınılmaz sona yaklaştığımı hissediyorum, haybeye yaşamış her insan gibi. Yerdeki ayak izleri beni tekrar eve getirdiğinde perdenin arasında bir yüz gördüm. Genelde yüzleri ve isimleri hatırlama özürlüsüyüm ama bu yüz hatları bir yerden tanıdık geliyordu. Beni kaldığım mezardan çıkarmaya, elinde kazma küreği ile O gelmişti…



Yorum Yaz